Osmanlı'da aşk nasıl yaşanırdı?

Kaynak, Getty Images
- Yazan, Günce Akpamuk
- Unvan, BBC News Türkçe
- Bildirdiği yer, Londra
- Yayın tarihi
- Okuma süresi 5 dk
İnsanların telefonlardaki flört uygulamalarından tanıştığı bir dönemden bakınca; Kağıthane'de sandaldan inip yeşilliklere yürürken aşık olan bir çift kulağa çok uzak bir ihtimal gibi geliyor.
Kadının feracesinin altından bakışlarını kaçırır gibi yapması, erkeğin cariyesi aracılığıyla kadına yazdığı şiirleri göndermesi…
Osmanlı'dan kalan yazıtlar ve tanıklıklar özellikle saray çevresi ve entelektüel kesimde aşkın çoğu zaman böyle dolaylı yollarla ifade edildiğine işaret ediyor.
Ancak BBC Türkçe'ye konuşan araştırmacılar aşkın yaşanış biçiminin döneme ve kişilerin toplumsal statüsüne göre değişiklik gösterebildiğini vurguluyor.

Kaynak, Getty Images
Osmanlı edebiyatı ve tarihi üzerine çalışan, Osmanlı'da Aşk kitabının yazarı Dr. Aslı Çiftçi, aşkın nasıl yaşandığına dair ipuçlarını dönemin edebi eserlerinde bulduklarını söylüyor.
Ancak bu metinlerin doğrudan gerçek hayatın yansıması değil, bir "ifade biçimi" olduğunu da özellikle vurguluyor.
Çünkü aşk şiiri yazan bir kişi, kimi zaman bunu yalnızca edebi bir eser ortaya koymak, statü kazanmak, entelektüel çevrede yerini almak için yapardı.
BBC Türkçe'ye konuşan Çiftçi, 15. yüzyılda bir bürokrat ve şair olan Tâcîzâde Cafer Çelebi'nin Hevesnâme adlı mesnevisini örnek veriyor.
Çelebi'nin Hevesnâme'de Kağıthane'de gezinirken karşılaştığı herkesi büyüleyen ama saygın bir aileden gelen iffetli bir kadına nasıl aşık olduğunu uzun uzun anlattığını hatırlatıyor:
"Çelebi cariyelerinden biriyle ona haber gönderiyor. Kadın çok zeki, şiirler yazıyor. Bir yandan bedensel arzu da var ama kadın kendi kararlarını verebilen gerçek bir karakter."
Bunun üç günlük bir aşk hikayesi olduğunu ekliyor.
Tanzimat'la flört de değişiyor
Aşkın rahatça ifade edildiği bu dönemin ardından 16. yüzyılda klasik, idealize edilmiş aşk anlatısı görülüyor, 17. yüzyılda ise aşkın daha fazla baskı altında olduğu bir döneme giriliyor.
Ardından 18. yüzyılda devreye gerçekçi ve modernist ögeler giriyor, soylu aşk anlatısı halkın tabanına yayılıyor ve Çiftçi'nin deyimiyle "demokratikleşiyor".
Tarihçi Dr. Burcu Belli ise 19. yüzyılda, özellikle Tanzimat sonrası Osmanlı'nın kapılarını birçok anlamda Batı'ya açtığını hatırlatıyor.
BBC Türkçe'ye konuşan Belli, romanların tercüme edilmesi, gazetelerin artması, Batı'ya gidip gelmelerin başlamasıyla Batı'daki flört tekniklerinin Osmanlı'da da görülmeye başlandığını söylüyor.
Kadınlar bu aşkın neresinde?
Prof. Walter G. Andrews ve Prof. Mehmet Kalpaklı'nın Sevgililer Çağı kitabında, özellikle 16-17. yüzyılda kadınların erkekler kadar eğitim almadıkları için belli bir entelektüel çevreye giremediğinden bahsediliyor.
Andrews ve Kalpaklı, bu çevrelerde erkeklerin genellikle hemcinsleriyle sohbet ettiğini, kimi zaman birbirlerinin güzelliklerine ve iç dünyasına aşık olabildiğini de hatırlatıyor.
Çiftçi'nin aktardığına göre Gelibolulu Mustafa Ali'nin 16. yüzyılda kaleme aldığı âdâb-ı muaşeret kitabında kadınlar, köleler ve yetimlerle aynı grupta, şefkat ve merhamet gösterilmesi gerekenler başlığı altında toplanıyor.
Çiftçi bu dönemde sokakta gördüğünüz bir kadına alenen şiir yazmanın, ona aşık olduğunu ifade etmenin toplum tarafından iyi karşılanmadığı, ailesinin şerefine saldırı sayıldığını söylüyor.

Kaynak, Getty Images
Ancak hem Belli hem Çiftçi kadınların Osmanlı'daki konumunun genellikle pasif olduğu algısına itiraz ediyor.
Belli, özellikle Osmanlı'nın son döneminde kadınların da aşklara karşılık verdiğini, flört ettiğini, duygularını ifade ettiğini söylüyor.
Ancak bunun kadının ekonomik durumuyla doğrudan ilişkili olduğunu hatırlatıyor.
'Kadınlar her zaman çok güçlüydü'
Dr. Çiftçi de edebiyatta kadınların sadece bir "ilham perisi" olmadığını, aksine konuşan, karar veren ve karşılık veren aktörler olduğunu vurguluyor.
Nitekim aşkını doğrudan ifade eden bazı kadın şairler de vardı.
15. yüzyılda yaşayan Mihrî Hatun ya da 16. yüzyılda yaşayan Hubbî Hatun bilinen kadın şairlerdi.
"Kadınlar her zaman çok güçlüydü" diyen Dr. Belli, özellikle aile içindeki karar mekanizmalarında kadınların etkisine dikkat çekiyor.
Görücü usulü mü, aşk evliliği mi?

Kaynak, Getty Images
Dr. Belli, Osmanlı'da evliliklerin tamamen görücü usulü yapıldığı düşüncesini reddediyor ve özellikle şehirlerde hem görücü usulü hem de önceden tanışarak evlenenler olduğunu söylüyor.
Belli'nin verdiği örneklerden biri de Enver Paşa ile Naciye Sultan'ın mektuplaşmaları.
Bunlar dönemin aşk yaşantısına dair ipuçları veriyor.
Aşkın mekânları: Kağıthane'den kayıklara
Osmanlı'da aşkın izini sürmek için mekânlara bakmak gerekiyor. Bunlar edebi eserler ile resim ve minyatürlerde yer alıyor.
Dr. Çiftçi, Kağıthane, Göksu ve Anadolu Hisarı gibi mesire yerlerini "toplumsal kuralların biraz esneyebildiği, evlerdeki haremlerin katı gözetiminden uzakta, kadınların yüzlerinin belli ölçüde açık olabildiği alanlar" olarak tanımlıyor.
Bu alanlar, insanların en güzel kıyafetleriyle, bilinçli olarak "görmek ve görülmek için" gittikleri yerlerdi.
Kadınlarla erkeklerin denk gelebildiği çarşılar, pazarlar, bayram yerleri ile ev ve konaklarda düzenlenen eğlenceler de benzer işlev görüyordu.

Kaynak, Getty Images
Hatta Boğaziçi ve Haliç'teki kayıklar, kadın ve erkeklerin fiziksel olarak yan yana gelebildiği, bir nevi "flört" edebildiği alanlardan biriydi.
Dr. Belli'ye göre geç dönemde de benzer bir tablo vardı: İnsanlar Boğaz'da kayıklarla karşılıklı geçerken birbirlerini süzüyor, selamlaşıyor ve küçük notlar bırakıyordu.
Harem'de aşk nasıl yaşanırdı?
Osmanlı'da aşk denince hemen akla gelen birkaç şey var: Harem, padişah eşleri ve Divan şiiri.
Aslı Çiftçi, haremin "mahrem alan" anlamıyla sıradan evlerde de bulunduğunu ve kadınların sosyal hayatını belirleyen temel yapılardan biri olduğunu hatırlatıyor.
Haremin kısıtlayıcılığının yanı sıra o dönemde ulaşılmazlığın ve yüksek statünün göstergesi olduğunu ekliyor.
Saray hareminde yaşanan aşkların en bilinen örneklerden biri ise Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan arasındaki ilişkiydi.
Çiftçi'ye göre padişahın Hürrem'e hitaben yazdığı "parlayan ayım, hayatım, ekim baharım" sözleri, bu duyguların ne kadar güçlü yaşanabildiğini gösteriyordu.









